Anasayfa / Güncel / Urfa Barosu, Said-i Kurdi kararı için itiraz etti

Urfa Barosu, Said-i Kurdi kararı için itiraz etti

Şanlıurfa Barosu, Said-i Kurdi’nin (Nursi) naaşının bulunması için Şanlıurfa Valiliği kayıtlarındaki bilgi ve belgelerin paylaşılması talebinin reddetmesine itiraz etti.

Baro, daha önce hem savcılık hem de AİHM aracılığıyla Said-i Kurdi’nin Dergah Camisi’nden kaçırılan naaşının bulunması için yaptığı başvuruların reddedilmesinin ardından, valilik kayıtlarındaki bilgi ve belgelerin paylaşılmasını talep etmişti.

Aradan geçen zamanın ardından Şanlıurfa Barosu’nun bilgi ve belgelerin paylaşılması talebi reddedildi.

Söz konusu kararın ardından baro, reddedilen bilgi ve belgelerin paylaşılması talebinin iptali için başvuruda bulundu.

Yazılan iptal dilekçesinde, hakikati bilmenini temel bir insan hakkı olduğu, bu nedenle de bilgi ve belgelerin paylaşılması gerektiği ifade edildi.

Baro açıklamasında şu ifadelere yer verildi:

“Merhum Said-i NURSÎ 23 Mart 1960’ta İlimiz Şanlıurfa’da vefat etmiş, ertesi günü İlimizde bulunan Mevlid-i Halil (Dergah) Camisinin avlusunda defnedilmiştir. Maalesef defninden 111 gün sonra 12 Temmuz 1960’ta Darbeci Zihniyet tarafından, sanki eski dilde nebbaş olarak tesmiye edilen mezar soyguncularınca çalınmış gibi, bizzat Dergah Camisi görevlilerine açtırılan kapıdan girilmemiş gibi, demir parmaklıkların bir ucu kesilerek oradan içeri girilmiş süsü verilerek Mezarı parçalanmış ve Naaşı Kamuoyunca bilinmeyen bir yere götürülmüştür.


Bilindiği üzere Hakikati bilme hakkı temel bir insan hakkıdır. Hakikati bilme hakkı, İnsancıl Hukukun en önemli belgelerinden Cenevre Sözleşmesi Ek 1 Nolu Protokolü’nün 32. Ve 33. maddelerinde açıkça yer almaktadır. Yine 1992 tarihli ‘Kayıplar Bildirisi’ ve 2006 tarihli ‘Kayıplar Sözleşmesi’ de hakikati bilme hakkına yer vermiştir. ‘Birleşmiş Milletler Dokunulmazlıkla Mücadele Yoluyla İnsan Haklarının Teşvik Edilmesi ve Korunmasına İlişkin Güncellenmiş İlkeler Bütünü” de hakikati bilme hakkını bağımsız olarak açıkça tanımlamıştır. Hakikati bilme hakkı, mağdurlar açısından bireysel bir hak olmakla birlikte, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komiserliği Raporunda da vurgulandığı gibi, sosyal boyut nedeniyle kolektif bir nitelik de taşımaktadır. Hakikati bilme hakkı, Devletlerin ihlalleri kayıt altında tutma, bu ihlallerle ilgili delil ve belgeleri arşivleme ve dolayısıyla kolektif hafızanın revizyonist ve inkarcı eğilimlerle ortadan kalkmasını önleme ödevi ile iç içe tanımlanmaktadır.

Çok yakın tarihte de İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi, vermiş olduğu CANGI/TÜRKİYE davasında (Başvuru No:24973/15, 29 Ocak2019); Allianoi antik kentinin koruma planları ile Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulunun toplantı tutanaklarının bir avukat ve hak savunucusu olan bir vatandaşla paylaşılmamasını, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin 10. Maddesi ile garanti atına alınan ifade özgürlüğünün ihlali olarak saptamış “toplantı tutanaklarının halkın konuyla ilgili farkındalığını artırmak için mücadele eden bir sivil toplum kuruluşunun üyesi ve bir vatandaşın kamu yararı hakkında bilgi alıp iletme hakkının ihlal edildiğine’karar vermiştir.

Açıklanan ve yargılama sırasında re’sen nazara alınacak nedenlerle; Davanın duruşmalı olarak yapılmasına ve Davalı İdarenin 18/04/2019 tarih ve 58382460-492-E.9469 sayılı İdari İşleminin İptaline karar verilmesini, bilvekale arz ve talep ederiz. 18/06/2019”

Said-i Kurdi kimdir?

15 yaşında bir medrese öğrencisi iken hocası tarafından verilen Bedî-üz-Zamân (zamanın güzelliği) lakabı ismiyle birlikte anılır.

Said-i Kurdi, 1878 yılında Bitlis vilayetine bağlı Hizan ilçesi Nurs köyünde yedi çocuklu bir ailenin dördüncü çocuğu olarak doğmuştur. Babasının adı Mirza, annesinin adı ise Nuriye’dir. 15 yaşında bir medrese öğrencisi iken hocası tarafından verilen Bedîüzzamân (zamanın eşsizi) lakabı ismiyle birlikte anılır.

Çocukluğunda çevresindeki medreselerde eğitim gördü. Kendisinde görülen hafıza sebebiyle, önceleri “Molla Said-i Meşhur” diye tanındı. Daha sonra “Zamanın eşsizi” anlamında “Bediüzzaman” unvanıyla şöhret buldu. Talebelik yıllarında temel İslamî ilimlerle ilgili doksan kitabı ezberledi.

Şirvan, Siirt, Bitlis, Doğubayazıd ve Tillo’dan sonra 1894’te Mardin’e geçti. Oradan da Bitlis’e gitti, sonrada Van’da 12 sene kaldı. Van’da kaldığı sürede eğitim metodunu tamamen kendisinin hazırladığı bir medrese kurdu. Esas hedefi, aynı metodun uygulanacağı bir üniversiteyi Doğu Anadolu’da kurmaktı. Bu üniversitede din ilimleri ile fen ilimleri birlikte öğretilecek, etnik diller de serbest tutulacaktı. Bu üniversiteye, Kahire’deki Ezher Üniversitesi’nden hareketle “Medresetü’z-Zehra” ismini verdi.

1900’lü yılların başında 1907 yılında doğuda Medresetü-z Zehra adında bir İslam üniversitesi kurmak fikriyle İstanbul’a geldi ve hayatı boyunca bu fikrini gerçekleştirmek için gayret gösterdi. 13 Nisan 1909 tarihinde tarihe “31 Mart Vakası” olarak geçen isyanda isyancıları yatıştırmaya çalışmış, isyan bastırıldıktan sonra Said Nursi de olaya karıştığı iddiası ile tutuklanmış fakat mahkemesi görüldükten sonra beraat etmiştir.

Birinci Dünya Sa-vaşı yıllarında 1914 yılında Doğu cephesinde gönüllü milis alayı komutanı olarak hizmet etti. Sa-vaş esnasında Mart 1916’da Bitlis’te yaralanıp iki buçuk yıl Rusya’da esir kaldı. 1917’deki Bolşevik İhtilali esnasındaki kargaşadan yararlanıp esaretten kurtuldu. Leningrat’tan Almanya’ya, oradan da Petersburg üzerinden Varşova’ya gelir. Viyana’yı da gördükten sonra, Sofya üzerinden trenle 1918 Haziranında İstanbul’a ulaşır. Dönüşte, Genelkurmay’ın kontenjanından Osmanlı’nın en üst düzey dinî danışma merkezi olan ve Mehmet Akif Ersoy’un sekreterliğini yaptığı “Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye”de 4 yıl görev yaptı. İngilizlerin İstanbul’u işgali yıllarında onların aleyhinde Hutuvat-ı Sitte adıyla bir risale neşretti.

1925 yılında Van’da eğitim faaliyetlerinde bulunurken, o sırada meydana gelen Şeyh Said hareketi sebebiyle, 926 yılında önce Burdur’a, ardından 25 Ocak 1927’da Isparta ve Isparta ili, Eğirdir ilçesine bağlı, Eğirdir’in 25 km kuzeybatısında Barla’ya gönderildi. Burada sekiz yıl kaldı. “Risale-i Nur” isimli Kur’an tefsirinin çoğu bölümlerini burada yazdı. Eserleri ve fikirleri sebebiyle 1935 senesinde Eskişehir Mahkemesine sevk edildi.

1936 yılında sürgüne gönderildiği Kastamonu’da eserlerini yazmaya devam etti. 1943’te Denizli Mahkemesi’ne, 1948’de Afyon Mahkemesi’ne sevk edildi. Mahkemeler beraatla neticelendi.

1950 yılında çok partili hayata geçildiğinde Bediüzzaman, bu dönemde eserlerini matbaalarda bastırdı.

Said Nursi, 23 Mart 1960 tarihinde 82 yaşında Şanlıurfa’da ö-ldü. Naaşı Halilürrahman Dergâhı’nda kendisine ayrılan yere defnedildi.

 

 

Kontrol Edin

Düğün’de damadı vurdular, bakın niçin

Ankara’nın Sincan ilçesinde, 16 yaşındaki Hüseyin Furkan Koca, düğününde çıkan ‘yan bakma’ kavgasında 27 yaşındaki …