Anasayfa / Kültür - Sanat / Milletvekili İdris Baluken’den büyük sürpriz

Milletvekili İdris Baluken’den büyük sürpriz

İki buçuk yıldır tu-tuklu olan HDP eski dönem milletvekili İdris Baluken’in ce-zaevinde kaleme aldığı ikinci romanı ‘Oko’ 14 Haziran’da okurla buluşacak.

İdris Baluken, Dipnot Yayınları etiketiyle raflardaki yerini alacak olan yeni romanı “Oko”da, içinde yaşadığımız eşitsizlik ve tahakküm ilişkileriyle örülü dünyayı en ötekinin, en ezilenin gözüyle anlatıyor: romanda, köpekler, hırsıyla doğayı talan edip yok olmaya sürükleyen insanların karşısına dikiliyor.

Eski HDP Milletvekili İdris Baluken, Kasım 2016’dan bu yana bulunduğu cezaevinde ikinci kitabını yazdı. Baluken’in ‘Oko’ ismindeki kitabı, Dipnot Yayınları’ndan çıktı.

Kitabı, “İdris Baluken, gözümüzün önünde ama bir o kadar da uzağımızda olan bir dünyanın içine çağırıyor bizi. Sürükleyici anlatımıyla, kendimizle yüzleşeceğimiz bir yolculuğa çıkarıyor” sözleriyle tanıtan Dipnot Yayınları, Oko’dan tadımlık bir bölüm de yayınladı.

 

Eski HDP milletvekili ve İmralı Heyeti üyesi Baluken’in tutuklu bulunduğu Sincan Cezaevi’nde kaleme aldığı kitap, 14 Haziran’da raflardaki yerini alacak.

Kitabın ilk on sayfası aşağıda:

İDRİS BALUKEN: 1976’da Bingöl’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini Bin- göl’de tamamladı. 1992’de Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne kay- doldu. 1998’de bu fakülteden mezun oldu. Heybeliada Göğüs Hastalık- ları ve Göğüs Cerrahisi E.A.H.’de ihtisas yaptı. Bingöl ve Diyarbakır’da uzman doktor olarak çalıştı. SES, TTB başta olmak üzere çeşitli sivil toplum örgütlerinde yer aldı. 24. Dönem Bingöl, 25. Dönem Diyarbakır milletvekilliği yaptı. Çatışmalı sürecin sonlandırılmasına yönelik başla- tılan çözüm sürecinde Sırrı Süreyya Önder ve Pervin Buldan’la birlikte İmralı Heyeti’nde bulundu. Barış heyeti çalışmalarını yaşamının en onurlu sayfası olarak tanımladı. 4 Kasım 2016 tarihinde HDP’ye yöne- lik siyasi operasyonlar kapsamında tut-uklandı. 30 Ocak 2017’de ilk duruşmada tahliye edildi. Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki bir ilkle tahliye kararına yapılan itiraz sonucu 21 Şubat 2017’de yeniden tu-tuk- landı. Siyasi çalışmaları ve düşüncelerinden dolayı 16 yıl 8 ay hapis ce- zası aldı. Evli ve iki çocuk babası. İlk romanı Üç Kırık Dal gene Dipnot Yayınları tarafından yayımlanmıştır.

 


Oko/İdris Baluken

Yakacık’ın neredeyse en tepedeki çiftliklerinden birine getirilmişti. Burası bir köy müydü, yoksa şehir sınırları içerisin- deki bir çiftlik miydi, ayırt etmek zordu. Altı yıl önce bir bahar günü, Sivas Kangal’a bağlı köyünden alınıp getirildi- ğinde burası da doğup büyüdüğü köy gibi görünmüştü gö züne. Kocaman bir ormana komşu geniş araziler ve bunla- rın üzerinde tek tük evler vardı o zamanlar. Bu araziler Oko’nun hiçbir zaman anlam veremediği birtakım çitlerle, duvarlarla birbirinden ayrılmış, sınırlar oluşturmuştu. Sınır lar yüzünden Oko uzunca bir süre yalnız başına yaşamış, neredeyse bir yıl boyunca insan yüzü dışında başka bir yüz görmemişti.
Oko çoğu zaman çitlerin, duvarların öte yanından gelen horoz seslerini, kuzu melemelerini, at kişnemelerini duyu- yor, ama aradaki bu engellerden dolayı onlara bir türlü ula- şamıyordu. Hele hele kendisininki gibi oldukça gür havla- maları duyunca adeta içi içini yiyordu. Müthiş bir heyecana kapılıyor, bu heyecanla hiçbir şeye aldırış etmeden sesin

geldiği yere doğru var gücüyle koşuyor, ama duyduğu bu tatlı heyecan her defasında çitlerin ya da duvarların hemen berisinde acı bir hayal kırıklığına dönüşüyordu. Sınıra ulaş- tığında sesini duyurabilmek için avazı çıktığı kadar havlıyor, ne var ki yalnızlığına son verecek bir arkadaş bulamıyordu. Gerçi birkaç kez karşı taraftan bir karşılık almışlığı vardı. Gelgelelim, aldığı bu karşılıklar her defasında korkunç in- san sesleriyle bastırılmıştı. Hatta Oko’ya cevap veren hav- lamalar çoğu zaman yerini a-cı çığlıklara ve iniltilere bırak- mıştı. Bu çığlıklar, iniltiler, insan türünün zo-rbalığını ona duyurmak ister gibiydi.
Oko, duyduğu seslerden onların ce-zalandırıldığını an- lamıştı. Bundan dolayı kendini su-çlamış, tuhaf bir rahatsız- lık duygusuna kapılmıştı. Böylece, çok istemesine rağmen, komşu çiftlikte kendisine arkadaş olabilecek köpeklere hav- lamayı kesmiş, sınırlara takılan yüreğindeki heyecan yerini buruk bir hüzne bırakmıştı. Tanıdık havlamalara iç geçir- mekle yetiniyor, ama yine de sorgulamadan edemiyordu: insanlar tüm canlılara bahşedilmiş güzelim toprakları çitler- le, duvarlarla ne diye bölüyorlardı ki! Bir araya gelmelerini neden engelliyorlardı? Kendileri mi bir araya gelmeyi iste- miyorlardı? Sınırların anlamı bu olabilir miydi? Yoksa bir- birlerinden korkuyorlar mıydı? Korkularının arasına mı du- var çekiyorlardı?
Oko’ya göre bunun bir sebebi olmalıydı. Yoksa güzelim arazileri, ormanı, tepeleri dilim dilim ayırarak irili ufaklı hapishanelere çevirmenin kime ne faydası olabilirdi?

Toprakların tamamından yararlanmak varken, çitlerle kapatıl- mış bir avuç toprak üzerinde düzen kurmaya bir anlam veremiyordu Oko. Zaten insanların onu belli bir bölgeye, bir araziye, bir çiftliğe, hatta bir evin önüne alıştırmaya çalışma- sını da başlarda epey yadırgamıştı. Üstelik bunu türlü türlü eziyet ederek dayatıyorlardı. Oko bu eziyetlerden ötürü, önünde koca bir tabiat mucizesi varken, istemeden de olsa, tek bir alanla sınırlı bir yaşam sürmeyi öğrenmek zorunda kalmıştı.
Gelgelelim, öğrenmiş olması bu durumla barışık olduğu anlamına gelmiyordu. Ona kalsa kesinlikle özgürce dolaş- mayı, tüm güzelliklerden faydalanmayı, arazinin tamamını keşfetmeyi tercih ederdi. Ne var ki, daha bir yaşını bile dol- durmamışken yediği da-yaklar bu yüzdendi. Onları yok sayamazdı. Öyle ki birkaç defa belinde sopalar kırılmış, ya-ra bere içinde bırakılmıştı. Tüm sesleri işitsin diye kulaklarının üst kısmı kesilmişti. Bir evin önünde günlerce zincire vu- rulmuş, güneş altında aç susuz bırakılmıştı. Zinciri çözülüp önüne bir tas su ile yemek artıkları bırakıldığında adım ata- cak mecali kalmamıştı. Zorlukla attığı adımları gibi direnci kırılmış duyguları da su ve yemek kabından uzaklaşmaması gerektiğini telkin ediyordu ona. Bütün bu e-ziyetler Oko özgürlük hülyalarından vazgeçsin diye yapılmıştı. Köy yerinde bunları yapanlar tehlikelerle dolu şehirde neler yapmazlardı ki! O nedenle kendini dizginlemişti Oko. İçindekileri bas- tırmıştı. Varsın biraz yalnızlık çeksindi. Günün birinde bu yalnızlığın muhakkak biteceğine inanıyordu.
7

İstanbul’a getirilişinin üzerinden bir yıl geçtikten sonra çiftliğe kocaman bir ahır, bitişiğine de bir kümes ve ağıl ya- pıldı. Zaman içerisinde at, inek, koyun, ördek, tavuk ve kazlardan oluşan yüzlerce hayvan getirildi. Birkaç büyük samanlık, depo, kiler, ambar inşa edildi. Çiftliğin orta ye- rinde büyük bir kuyu açıldı. Dinamolarla çekilen suyla ço- rak topraklar bağ bahçeye dönüştürüldü. Domates, salata- lık, kabak, patlıcan, biber başta olmak üzere birçok sebze bahçeyi renklendirdi. Üzüm asmalarının oluşturduğu gölge- likler Oko’nun buralara uzanıp köyüyle ilgili anılarına dal- masına vesile oldu.
Oko’nun gelişiyle dikilen fidanlar çabucak büyüyerek yemiş veren genç ağaçlar oluverdiler. Envai çeşit meyve bu ağaçlardan toplanıyordu. Çiftlik sahipleri sebze ve meyve sahasına diğer hayvanları yanaştırmazken Oko’nun oralarda rahatça dolaşmasına ses çıkarmazlar, ona kızmazlardı. Hatta sebze ve meyve toplarlarken Oko’nun kendini sevdirmek için yaptığı şaklabanlıkları da karşılıksız bırakmaz, yumuşak tüylerini okşadıktan sonra işlerine kaldıkları yerden devam ederlerdi. Bu sadece Oko’ya tanınmış bir ayrıcalıktı! Oko’nun arkadaşı olan bir ineğin, koyunun, atın, tavuğun bu ayrıcalıktan yararlanması söz konusu bile olamazdı. Oko’ya böylesi anlarda yakın arkadaşı Bozo imrenirdi en çok. Bozo çiftlikteki tek eşekti. Çiftlikte her hayvandan on- larca olmasına rağmen Bozo da tıpkı Oko gibi orada kendi türünün tek örneğiydi. O nedenle ikisi arkadaş olmuş, zaman içerisinde dostluklarını perçinlemişlerdi.

Oko’nun tüyleri kar gibi beyazdı; Bozo ise külrengi bir giysi giymiş gibiydi. İkisi de kendi türleri ve yaşıtları dikkate alındığında oldukça iri cüsseliydi.
Oko’nun keskin parlak dişleri, Bozo’nun büyük güzel gözleri uzaktan rahatlıkla seçilebilirdi. Oko’nun boynunda çivili tasmasının, Bozo’nun sırtında ise sık sık taşıdığı seme- rinin izi vardı. Oko’ya tasma ara ara takılırdı. Bunun nedenini bilmiyordu. Köydeyken anne babası, hatta belli bir yaşa geldikten sonra kardeşleri de tasmalıydı. Ama onların tasması sürekli boyunlarında kalırdı. Kurtların sa-ldırılarına karşı babasının gösterdiği kahramanlıklarda tasmanın payını duymuştu. Babasının boynuna dişlerini geçirmek isteyen kurdun çenesinin tasma sayesinde nasıl pa-rçalandığına dair hikâyeleri annesi sık sık anlatırdı. O zamanlar tasmayı uzak- tan uzağa sevmiş, bir an önce boynuna geçirme hevesine kapılmıştı. Ama onun rahatsız edici ağırlığından ve arkadaş- larını bile ko-rkutan görüntüsünden haberdar değildi. Ayrıca burada hiç kurt yoktu. Tasmanın boynuna ara ara neden takıldığını, kime karşı kullanmak zorunda kalacağını bilmi- yordu. Her şey bir yana, bıraktığı iz, Oko’nun birilerine ait olduğunun bir nişanesi gibi, boynuna kazınmıştı.
Bozo ise semerini hiç sorgulamazdı. Onun, bırakalım anne babasını, kardeşlerini, ataları bile asırlar boyu semeri bedenlerinin ayrılmaz bir parçası gibi taşımışlardı. Semere ait hiçbir kahramanlık öyküsü bilmediği gibi babasının her semer takıldığında “Yine ağzımıza sı-çacak, yine canımızı çı- kartacak bu zalımlar,” yollu serzenişlerini dün gibi hatırlıyordu.

Semerin izi, kendisine zu-lmeden insanların damgası gibi görünürdü gözüne. Bundan dolayı tasma ve semerden nefret ederdi ikisi de. Zaten tasma da semer de onlara ait değildi. Çiftlik sahiplerinin hükmetme, efendilik taslama aygıtları gibiydi. Ayrıca bu iki iş-kence aleti onların arkadaş- lıklarını, birlikte geçirecekleri zamanı engellemek için kullanılıyordu sanki. Çünkü Oko boynunda tasma olduğu za- manlar Bozo’yla yan yana gelmekten bile çekiniyor, ona za- rar vermekten kor-kuyordu. Bozo da sırtında semer taşırken her an ağır bir yükün altına girecek olmanın tedirginliğini yaşıyordu. Yine de bu durum onların gönlünce sohbet et- melerine, diğer hayvanları çekiştirmelerine, çiftlik sahipleri- nin yaptıklarını birbirlerine anlatarak dertleşmelerine ve türlü türlü oyun oynamalarına engel olmuyordu.
Oko ile Bozo, en çok, çiftlik sahiplerinin yaptıkları hak- sızlıklardan yakınırlardı. Bu konuda daha çok Bozo konu- şur, Oko da ara ara başını sallayarak dostunu onaylamayı tercih ederdi.
“Allah var, sana yapılanların yanında benim çektikleri- min sözü bile edilmez,” diyordu Oko. “Ağır yüklere koşul- man yetmiyormuş gibi, sırtında yük varken bile dayak yi- yorsun.”
“Daha ne yapayım ben bunlar için, bilmiyorum ki. Çek- tiğim onca zahmet, altına girdiğim tonla yük… ne nankör bir varlık şu insan!”
“Sen olmasan, buradaki bunca ağır işi kim yapar, bilmi- yorum. Yine de sana böyle davranmalarını anlayamıyorum. Baş tacı edecekleri yerde zulmediyorlar.”

Kontrol Edin

Batman Belediyesi’nden ücretsiz “Pîrê û Rovî” tiyatrosu

Batman Belediyesi yarın oynanacak olan “Pîrê û Rovî” tiyatrosuna halkı davet etti. Batman Belediyesi tarafından …